Belli belirsiz bir ışık yanıp sönüyor ufukta. Önce yıldız sanıyorum ama değil. Yıldız olsa daha yüksekte olmalıydı, halbuki bu ışık tam da karşımda, deniz seviyesinde.
Bir müddet bakıyorum öyle. Sonra merak edip ayağa kalkıyor ve pencereye ilerliyorum. Haklıymışım. Bu bir gemi uzaktan geçen. Sesi falan gelmiyor tabii. Sadece sessizce süzülüyor ben bakarken. Ne kadar durdum bilmiyorum, o an yazı yazmak istedim. Daha doğrusu zaten yazacağım yazımın ilk satırlarını buldum diye sevindim. Yalnızım, mutluyum, Çanakkale'deyim.
Aslen Bolu'lu olmakla beraber, yarı Çanakkale'liyim köklerimin izinden gidince. Çocukluğumun yazları orada geçti hep. Nasıl da ağlardım dönerken. Her seferinde azimle. Tüm yol boyu devam ederdim ağlamaya. Koca bir kış nasıl geçecekti şimdi? Arada giderdik de nasıl olacaktı ki? Annem de babam da çalışıyordu öyle ha diyince gidemiyordum tabii. Sayıklaya sayıklaya, her günü saya saya yazı ederdim çocuk aklımla. İşin enteresanı, hem anne tarafım hem baba tarafım orada yaşadığı için güven verirdi bu şehir bana. En kahraman şehir olması bir yana. Arabalı vapur dar gelirdi Anafartalar’a yaklaşınca. Anneannemin elinden yediğim pirzolanın, ekmek banılmış et suyunun katıksız tadı bir başka gelirdi o şehirde buradakinin aksine. Halamın evinde içtiğimiz bakla çorbaları, sessizce kaşıklanırdı pek sevmesek de. Coşku dolu uyanırdık kuzenimle. Kahvaltı saati belirlemiştik kendimize. Şiirimiz bile vardı birbirimizi uyandırmak için, kim uyanırsa o söylerdi önce. ''Kalk saat on!'' diye başlardı çok iyi hatırlıyorum. Kahvaltılıklar sayılırdı. ''Kahvaltıda reçel vaaarrr, zeytin vaaarrr, peynir vaaarrr, ekmek vaaarrrrr…'' Acıkmış olarak uyandığımızdan sayar da sayardık olmayanları bile. Maksat özendirip mideleri, harekete geçirip beyni bir an önce denize girmek elbette. Sonra ne zevklidir kıyafetlerin içine giymek bikinileri. Heyecan içinde denize gitmeyi beklerdik de yol ne uzun gelirdi şimdikinin aksine. Eğer annemler de izindeyse, çadırda kalırdık maaile. Börtü böcek eşliğinde. Çocuk olduğumdan erken yatar, dışarıdan gelen tüm sesleri dinleye dinleye dalardım uykuya. Ertesi günün coşkusuyla. Şimdi düşünürken gözlerim doluyor. Nasıl da hasretim o günlere. Kampın kokusu burnumda, o zamanki tüm tanıdıklar yüreğimde. İnsan kendini ne çok yalnız hissediyor büyüdükçe. Hep çocuk kalmak istiyor. Güvence altında olmak. Hiçbir şeyden korkmamak. Yaşam çok ama çok uzun, ölüm diye bir şey yok da, hep aynı kalacak o günlerdeki yaşlılar da. Biz büyüyeceğiz ama kimse değişmeyecek, kimseyi kaybetmek aklımızın ucundan bile geçmeyecek. Hep aynı kalacağız, farklı şehirlerde yaşasak da. Hep irtibat halinde olacağız mektuplar sayesinde. O mektubun gelişini beklemek ne heyecanlıydı. Düzensiz yırtılırdı kenarları, açana kadar sanki saatler geçerdi ellerimiz titreye titreye. Şimdi görüyorum ki başka hiç bir şehre nasip olmayan bir çok özelliğinin yanısıra, başka hiçbir yerde göremeyeceğim şekilde aynı kalmış yıllara meydan okurcasına. Hiç değişmemiş, hiç dejenere olmamış. Üniversite daha da muhteşem bir hava katmış bilhassa. Evet arada gittim hep, gittim ama bu seferki farklı geldi bana. Şansıma babam, halam, kuzenim, hepsi bir aradaydı. Tekrar çocuk olmak için bulunmaz bir fırsattı. Oldum da. İş vesile oldu bana.
Çanakkale Belediyesi ve babam sayesinde, liselerarası müzik yarışmasında jüri üyeliği yaptım, sahne aldım. Sevgi depoladım.
Dedemin mezarını ziyaret ettim, anneannemin hayalini kovaladım. Çocukluğumuzda çok alıştığımız sarsıntılar yine konusuydu yemeklerin. ''Dün zelzele olmuş Keşan'da.'' Çoğunluk hissetmemiş ama. Anneannemin evinde sallanırdık da, ne güzel sallanıyor salıncak gibi demeye kalmadan aşağıda buluverirdik kendimizi. Ne olduğunu anlamazdık, büyükler aşağıda toplanıyor sanırdık belirli zamanlarda. Korkmazdık hiç. Yaşamamıştık. Üzülmezdik kolay kolay. Biz güvende, sıcacık ailelerimizin yanında güven içinde büyüyen şanslı çocuklardık. Paylaşılamazdık. Her gün nerede kalacağımız konu olurdu. Israrlar hiç bitmezdi. Kimse bizde kal demekten yorulmazdı. Şehir kulübü masalarının altında ağırlardı bizi. Ya saklambaç oynar, ya da şeker yerdik salınırken ağaçların etrafında. Açık hava sinemalarında çekirdek çitlerdik hiç çekinmeden. Bir de gazoz olursa yanında o film hiç bitmesin isterdik anlamasak da. Sokakları deniz kokan, rüzgarı tarihten esen, eserken bize yaşananları fısıldayan, en büyük zaferlerin yazıldığı, en büyük şehitlerin yattığı bu gururlu şehir, çocukluğumdan beri hala bana aynı hisleri verir. Boğazım düğümlenir. Anlatmak yetmez, orada olmak gerekir. Bu devirde bile Çanakkale Boğazı'ndan geçmek, başka milletler için cesaret işidir. Abide, gönülleri titretir. Türk bayrağı bir başka dalgalanır, sanki her doğan gün, martın on sekizidir. Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın bu toprak,bir devrin battığı yerdir.Eğil de kulak ver,bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir...
Ayça Tekindor
http://www.habersizdim.com/




