You are here: Home

Kömür Karası ve Fondöten Yüzler!

E-mail Print PDF

Şarkıcı Ayça Tekindor, kadınmedya. com isimli internet sitesinde maden işçilerinin dramını, sanat ve sosyete dünyası ile karşılaştırarak eleştirdi. Tekindor, ‘Kömür Karası Ve Fondöten Yüzler’ başlıklı yazısında, madencilerin yüzünün kömür karasından, ünlülerin ise fondöten ve makyajdan dolayı görünmediğini yazdı ve ekledi: Hepsi oksijensiz. Biri yer altında çalışmaktan diğerleri makyajdan…”

İşte Ayça'nın yazısı ; 





Yüzleri kara, alınları ak, memleketimin işçileri cennette güneşler içinde uyusun...


Günyüzü göremeden, aileden gelen geleneği sürdüren, ya da işsiz kalmaktansa evine üç kuruş götürebilmek için çabalayan insanlar. Suratları hep kapkara. Üstleri başları da. Ailelerinde hep bir hüzün yerleşmiş. Küçüklüğümüzden beri duyduğumuz, içimizde yer eden Grizu kelimesi, anlamı çığ gibi büyüyerek altına alıyor bizi.

Patlama oluyor, göçük altında kalıyor bedenler. Kimisi daha şanslı, kurtulmayı başarıyor. Çoğu ne olduğunu anlamadan göğe yükseliveriyor. Daha fenası belki de ilk anda değil de kurtarılmayı beklerken yazılıyor hazin son. Gözlerinde hep bir korku mu var ya da bana mı öyle geliyor?

Maden ocaklarının olduğu yerlerde havada bile bir burukluk oluyor sanki. O yöredeki insanlar belli ki hep endişeli. Ha bugün, ha yarın oluverirse bir patlama? Kiminin eşi, kiminin babası, dedesi, en acısı da kiminin evladı o gün yerin altına inen kafile arasında. Oksijensiz, doğaya aykırı bir şekilde çalışan bu insanların ciğerleri de yaralı, problemli. Bir oda evleri, bir ekmek alabilmek için tüm mücadeleleri.

Havalar kötü olduğunda belki bir derece de, cıvıl cıvıl güneşli havalarda yerin metrelerce altına girmek, güneşi görememek, sıcaklığını hissedememek nasıl bir şey ki acaba? Nasıl da gitmek istemiyorlardır çoğunlukla. Ama mecburdurlar, sigortalı işe ihtiyaçları vardır zira. Çocukları alışmıştır onları kara kara görmeye. Yüzlerini yıkadıkları zaman şaşırıyorlardır belki de. Nitekim hep karanlıkta yaşarlar. Gece de, gündüz de. Onlar için yaşam karanlıktır çoğu zaman.

Hiç belli etmeseler de. Kazasız belasız emekli olmayı başarabilirler de şansları yaver giderse. Her gün aynı korkuyu yaşasalar da, arada unutuyorlardır kim bilir? Mutlu oldukları anlar da vardır elbet sevdikleriyle. Eve ekmek götürebildiklerinde, çocuklarıyla hasret giderebildiklerinde, eşlerinin yaptıkları çorbayı içerken kepçe kepçe.

Gözyaşları bile karadır. Birlikte çalıştıkları, emek kardeşliği yaptıkları, yedikleri içtikleri, sevinçleri hüzünleri ayrı gitmeyen arkadaşlarının öldüklerini görüp, ertesi gün yine inmek zorundadırlar Dünya'nın çekirdeğine doğru. Daha sıcak, havaya özlem dolu.

Hayat devam etmek zorundadır her şeye rağmen. Gönül ister ki, onlar göğe yükseldiklerinde ne siyaset konuşulsun ne eğlence olsun. Yirmi dört saat bu konu üzerinde durulsun. Ne yapmak gerektiği sadece tartışılmasın, yapabilmek için çözüm seçenekleri sunulsun. Birileri uygulasın, yüreğimiz soğusun. Yüzleri kara, alınları ak, memleketimin işçileri cennette güneşler içinde uyusun...

Buradaki insanların da pek farkı yoktur onlardan. Onların da yüzleri görünmez. Kömürden değil, fondötenden.

Sanatçı tabir edilen, ne giyeceklerini şaşırmış, gündüz vakti pudra çorbasına bulanmış, yapmacık gülüşlerin egemen olduğu bir camiada debelenir dururlar boşlukta sallanırcasına. Onlar da fazla oksijen alamaz çoğunlukla. Gözenekleri kapanmış, rengârenk boyanmış gözleriyle güzelliklerinden emin salınırlar ortada. Cemiyet hayatının seçkin simaları da öyledir keza.

Nedir bizden ya da maden işçilerinden farkları?

Neden onlar seçkin olurlar da işçilere madenlerimizin seçkin işçileri denmez?

Sadece soy sop para mıdır onları seçkin yapan?

Aileden gelme servetleri midir onları bu camiaya sokan? Ben seçkin değil miyim memur çocuğu olduğum için?

Giydiğim kıyafetle mi yargılanacağım ne iş yaptığı belli olmayan adamlar tarafından?

"Madonna Ayça", üniversitede çok değerli bir hocamın, Sayın Filiz Ali'nin saçlarımı çok sık boyattığımdan ve çılgınlığımdan dolayı bana taktığı bir lakapken ne ara "Hatçe Ayça" oldum şık ve rüküş köşelerinde?

Burada hakaret kime? Bana mı? Hayır, sevgili medyanın bir yere gelememiş çalışanları, burada hakaret edilen Hatçe'dir! Hatice’dir. Belki bir köylü kadınıdır o, belki de bir işçi karısı. Belki umutla okula gidebilmek için çırpınan bir kız, belki şehirli bir asker anası.

Ben programın sunucusu olsam, yönetmeni olsam asla izin vermem böyle lakırdılara. Yapımcı olarak da zaten öyle bir program yapmam. Kimseye bir fayda gelmez çünkü o programdan.

Adaletsizlik yaşadığımız gezegenin genelinde soluk alıp verdiğinden, ilk çağlardan beri süregeldiğinden, çaresiz kalırız çoğu zaman. Tek başımıza ne yapabiliriz ne kadar düzeltebiliriz, nasıl adalet getirebiliriz bu dünyaya? Bu endişeyle nasıl başa çıkabiliriz? Nasıl lafta kalmaz da eyleme geçebiliriz?

Makyajımızı hafifletmekle başlayabilir miyiz? Daha doğal olarak. Herkese daha sıcak bakarak. Yüreğimiz parçalanırcasına dibe vurarak. Üzülerek ama umutlanarak. Acılarımızı yazarak. Mümkün olduğunca kalabalık kitlelerce okunarak. Birbirimize destek olarak. Bir yerden başlayarak. Ertesi gün ne giyeceğimizi düşünmekten çok, kendimizi bir maden işçisinin karısı, kızı yerine koyarak. Ya da bir şehidimizin anası. Ya da bir kanser hastası. Ya da savaşta ölen bir çocuğun yakını.

En azından dengeleyerek düşüncelerimizi, irdeleyelim meseleleri. Dinç tutalım beyinleri.

Kimbilir?

Bir gün... Belki...

 

YAZILARIM!

YouTube Channel!

Ayça e-Posta!