Birçok yazarın aynı konuyu yazacağını düşünerek, bir ihtimal taklit gibi algılanabilir korkusuyla kendimi tuttum şimdiye dek. Gerçi konu yeni değil. Temcit pilavı gibi sürekli duyduğumuz, duyduğumuz andan itibaren de bizi günlerce uyutmayan, hafızamızda krallar gibi tahtına kurulan, yayılan, oturan, kalkmayan bir mevzu. Sadece isim yeni. Yaşadığı hayat ise ismini reddediyor sanki. Hiç de gülistanlık bir yaşam sürememiş belli ki.
Buralarda hep biliriz de bunları, ne yapacağımızı pek bilemeyiz. Kadına şiddet dendiği anda ''Bu sadece bizim ülkemizde değil ki tüm Dünya'da olan bir şey'' diye avunur, söylediğimiz insanı da avuturuz gibi gelir bize nedense. Oysa ne biz avunuruz, ne de karşımızdakini avuturuz. Biz sadece bu şehirde, bu aileden doğduğumuz için şanslıyız. Ailemiz olduğu için de tabii. O şehirde, o aileden de doğabilirdik. Şimdilerde akın akın, dalga dalga yayılan kuantuma göre, biz seçermişiz hangi rahime düşeceğimizi. Şu alt beyin, üst beyin olayı var ya, işte o. Alt beyin atalarımızın genetik kodlarını taşıyan ve uyku halinde ya da bilinçsizken yaydığı frekanslarla diğer alt beyinlerle iletişim kurabilen bir organ yarısı. Üst beyin ise daha yüzeysel çalışıyor, çevreden etkileniyor, günlük olayları kaydediyor, bize korkuları öğretiyor. Şiddeti öğretiyor. Saflığı örtüyor. Acaba bu bir hakikatse hangi ruh seçiyor o hayatı? Koşa koşa acı çekeceğini bildiği bir yere nasıl meylediyor? Acaba bu o ruhun yaşaması gereken bir deneyim mi? Bir tekâmül evresi mi? Reenkarnasyona inanmalı mı bu durumda? İnanırsak daha rahat açıklanabilecek birçok durum. Ama ya inanmıyorsak? İşte o zaman işimiz epey zor. Mantıkla anlamaya çalışacağız bu duygusuzluğu ama bir odun olsak dahi anlayamayacağız. Tek avuntumuz, O'nun Allah katında huzurlu, mutlu, sakin, gerçekten gönülden sevdikleriyle, en gönülden, en sevdiğiyle, henüz hiçbirimizin yaşayamadığı, belki hiç yaşayamayacağı, ama hepimizin o en güzel yere girmek için çabaladığı cennette olduğunu ummak…
Kimdir bu insanlar eğer onlara insan denirse. Canavar demek lazım gelir ya da yaratık gibi bir şey. Zira dilim varmıyor başka yakıştırmalara. Hele hayvan denmesine asla! Hayvanların tam tersidir bunlar çünkü. Herkesi yargılarlar, hüküm verirler, döverler, söverler, kadını mal gibi görürler, kendi kızlarını bile kabullenemezler. O gelişmemiş beyinlerince kendilerinden aciz diye tanımladıkları tüm canlılar onlar için yaşar. Görevleri onlara hizmet etmektir. Zaten onlara doğdukları andan itibaren çevrelerindeki herkes hizmet etmiştir. En başta anneleri! Onları doğuran, emziren, hastalandıklarında başlarından ayrılmayan, çoğunlukla dayak yiyen, hor görülen, mutluluk nedir bilmeyen anneleri. Belki annelerinden arada dayak da yemişlerdir. Anne de kendinden güçsüzü en azından kafasına terlik atmak suretiyle cezalandırmıştır elbet. Yine de bu yaratıklardan birine annesi hakkında bir şey söylemeye görün. Oracıkta yersiniz küfürü şanslıysanız. Daha vahimi öldürülebilirsiniz de. El üstünde tutar onlar annelerini sözde. Babaları o kutsal kadına her vurduğunda içleri cız etmiştir muhakkak. Fakat evlendirildikleri elkızına gelince işler değişir. Elkızı değil, akraba da olabilir farketmez. Onlar o evlendirildikleri metadan güçlüdürler. Tüm istekleri yerine gelecektir artık. Başka yolu yoktur. Hayatı bizim gözlerimizle asla göremezler. Kalplerinin üstü örülüdür sevgi nedir bilmezler. Büyük ihtimalle vücutlarındaki tüm organların şekli değişiktir. Başta beyinleri olmak üzere. Bir tomografi çekilse de kriminal uzmanlara verilse, o uzmanların dediklerine şaşar kalırsınız. Şiddet içeren beyinlerin renkleri bile değişik olur çünkü. Frontal lob diye tabir edilen ön beyindeki kısım şaşırtır sizi. Normal insanlara göre farklıdır, daha geniştir. O bölgeyi belgesellerde genelde sarı renkte görürüz. Hâlbuki sarı, güneşin rengi. Tüm canlıları yaşatan enerjinin rengi. Bu bir tezat. Oradaki boşluk aslında simsiyah görünmeli. Dipsiz bir kuyu gibi. O canavarların hayatı anladığı gibi. Kadınları gördüğü gibi.
Sadece bir haberdi, geçti gitti. O haberden geriye aklımda kalan bir görüntü var.Komşu mu akraba mı bilemiyorum, belli ki aynı çaresizliği yaşayan, sadece yaşça büyük olan bir kadın-heee kan kusuyordu,diyordu. Sanki çok normal bir şeymiş gibi, ama aslında sesi ve gözleri aklının almadığı bir korku ve şokla bezeli. Söylediği şeyi tasvir etmeye gelince… İşte o çok zor. Onu düşünmek çok zor. O paramparça kalbin ne hissettiğini tam anlamıyla hissedebilmek çok zor. O her tarafı ağrılı bedenin acısını, ağırlığını bilebilmek çok zor. Karnında bebeğiyle dövülerek öldürülen Gülistan'ı düşünmek zor… Çok zor...
Ayça Tekindor
http://www.kadinmedya.com




