Şöyle en güzelinden bir pembe düşünelim. Capcanlı bir pembe olsun öyle uçuk pembe falan değil. Balonun rengi o olsun yakışır. Biz şişireceğiz balonu şişirebildiğimiz kadar. Ciğerlerimiz yettiği kadar şişirebiliriz. Başımız dönmeye başlarsa durur azıcık soluklanırız ne olacak? Acelemiz mi var? Üstelik de hiç patlamıyor bu balon. Yani şişirirken fazla mı kaçırdım suratıma patlar mı endişemiz yok. Bizim boyumuzu bile geçebilir. Kocaman olabilir. Belki bir dünya boyu ya da hayal ettiğimiz büyüklükte devasa bir boyutta, nasıl hayal ediyorsak.
Fakat herkes sevmeyebilir bu balonu. Rengi hoşuna gitmeyebilir. Çok büyük olup dikkat çekmesi de. Bize sevimli görünen bu balon çoğu kişi tarafından itici olarak algılanabilir. Biz büyüttük o balonu ama çok da seviyoruz adeta çocuğumuz gibi olmuş. Gözümüz gibi bakalım değil mi? O hep bizim olarak kalsın kimseyle paylaşmayalım. Böbürlenelim baktıkça ona ne mutlu bize. Nasıl devasa bir şey yaratmışız bir örneği daha yok. Kimsenin nasıl gördüğü de sevip sevmediği de önemli değil bizim için. Hep iyi tarafa bakıp, kendimiz yarattığımız için kötü taraflarını hiç görmeyiz nasılsa. Patlar mı acaba bir gün? Onu ne patlatabilir ki? O kadar büyük ki hiç yok olmayacak gibi sanki. Ya olursa? Eğer başına bir şey gelirse dayanamazsa bu şişikliğe, yorulursa? Nasıl devam ederiz yaşamaya? Saçma mı geldi? Kimin umurunda olur ki alt tarafı bir balon diye mi düşünüyorsunuz? Yani ne kadar biz yaratmış olursak olalım, ona alışırsak alışalım sonunda ölüm yok mu diye avutuyorsunuz kendinizi? İşte o belli olmaz. Bu balonun bir adı var çünkü. Ego...
Bizim dünyamızda sıklıkla duyulur bu kelime. Ben ilk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama çocukluğumuzda herhalde hemen hepimizin bir diğerine ''Ukala'' demişliği vardır. Sonradan öğrendik havalı kelimeleri. Narsist gibi. Aslında tam anlamını vermiyor tabii hiçbiri. Bir kendini beğenmişlik, bir burnundan kıl aldırmama durumu yani. Hatta bunun burnu kalktı dediğimiz olmuştur çoğunlukla birilerine. Kibarca anlatımıyla. Hakikaten tehlikelidir bu parlak balon, zira sadece sizin için güzeldir. Yanınızdakiler için değil. Hatta onlar için belki felakettir. Ne deseler anlatamazlar ama. Nasıl söyleseler yumuşatamazlar. O duvarların boyu alçalmaz.
Söyleyeceğiniz kişi bir daha sizi tanımayabilir. Risklidir. Bu bir sevgiliyse, yaşamak kabus halini alabilir. Zira özgüveniniz gidecek, tamamen onun için yaşar duruma geleceksiniz şüpheniz olmasın. Hep onu beğenecek, hep kendinizi beğendirmeye çalışacaksınız ömür boyu.Ya da egosuz bir sevgiliniz olacak. Sıfır ego diye bir şey var mı bilemiyorum.Yani lafta var da, gerçekte olabilir mi? Pek sanmıyorum. Belki sıfır o kadar iyi değildir bu konuda. Belki biraz da olması gerekir. En azından kendini ezdirmeyecek kadar. Kendi kişiliğinin farkında olacak kadar. Ama hepsi bu.
Şimdi sorsak rastgele birini seçip muhakkak ''Ayyyy bende de hiç ego yok,sıfır egoyum.'' diyecektir adım gibi eminim.Aynen herkesin ''Sıfır kompleks'' olması gibi. Kendimle çok dalga geçerim diyor ya çıkıp çıkıp mankenler falan. Bağırıyor hal ve tavırları oysa yalaaannnnnn... Nedir bunun ölçüsü bir bileni var mı? Sanmıyorum.
Ben de bilemiyorum nerede durmalı. Belli maddeler yok ki önümüzde, okuyalım test edip onaylayalım.
Yalnız ilginçtir, hiç konuşmasa bile ego, onun bir dışa yansıması var. Gözlerden çıkıyor öncelikle. Pırıltılar samimi değil sanki. Bir garip bakıyor gözbebekleri. Baş çok hafif yukarı bakar gibi. Burnun ucu da tabii. Elleri bile açık ediyor kendini. Hani vücut dili diye bir şey var ya, hiç anlamam ben ondan deseniz bile aslında kendini anlatıyor bu ego dedikleri. Rahatsız oluyorsunuz ister istemez tarif edemeseniz bile. Şu meşhur ters elektrik aldım anlaşamadık durumu var ya. İşte ondan. Büyük ihtimal o ters elektriğin sebebi ego bilmecesi. İşin kötüsü ne yaş dinler bu sevimsiz şey ne de kariyer. Bir ev kadını da ego içinde yüzebilir, bir işadamı da. Hatta belki çocuklar. Ne olduğunu daha bilmemelerine rağmen işte o ukalalık var ya. Öyle algılarlar belki durumu yaşları icabı. Gerçi çocuk yaşlarda ego daha şişmemiştir büyük olasılıkla. Anne ya da babasından gördüğünü uyguluyordur çocuk çoğunlukla. Bizim dünyamızda derken aslında bizim piyasamızda demek istedim. Bu mesleği yapanlarda çok daha fazla olması normaldir ne de olsa...
Tüm şarkıcıların, iki dizide rol almış insanların, televizyon sunucularının, mankenlerin, hatta ne iş yaptığı bile belli olmayan, yazları bronz tenleriyle şezlonglarla bütünleşmiş, küpeleri ve makyajlı halleriyle denize dahi girdiğini görmediğimiz bilumum kadınların ''Sanatçı'' olarak adlandırıldığı bir ülkeyiz. Elini sallasan maazallah sanatçıya çarpıyor. Sen istersen yıllarca konservatuar oku, nota bil, bir enstrüman çal, gerçek anlamda müzisyen ol, kıyaslanıverirsin ya sesinle ya müziğinle ya da en kötüsü giydiğin kıyafetlerle şık ve rüküş köşelerinde o ne iş yaptığını bile bilmediğin insanlarla.
Televizyonda görünen herkes aynı kefededir. Tabii şimdi söylesen -aaaaa olur mu hiç öyle şey? Siz gerçek sanatçısınız, deseler de. Kendim değilim buradaki ben. Kimi görseler aynı şeyi söylerler aynı kimi görseler sanatçı sandıkları gibi. İsim vermek çok isterdim hemen hemen televizyonlarda boy gösteren herkesi şahsen tanıdığım için, ama bana yakışmaz. Çoğunun ününe ün kattığı polemik olayına hiç girmedim nedense giremiyorum. Belki daha da meşhur olacağım ama yapamıyorum. Doğru gelmiyor bana çünkü. Çıkıp tanıdığın, gördüğünde selam verdiğin bir insan hakkında kötü konuşmak. Daha çok şirket taktiğidir böyle vakalar zaten. Ama sanatçı denilen kişinin de içinde olmalıdır. Yoksa yapamaz bu işi. Ünlü olamaz. Modaya uyması gerekir. İçinde uyuyan ego çoktan uyanmıştır bile. Kendi bile nasıl olduğunu anlamamıştır eminim. Zira bir anda uyanır bu sinsi yılan.
Mesela ilk albümümde ilk aranjelerini yapmış bir arkadaşımı tanıyamaz oldum. Nasıl oldu diye sora sora çekine çekine bizim verdiğimiz moralle bu dünyaya gözünü açmış bir şahsiyet, çok da değil beş sene sonra başka biri oluvermiş. Şarkıcı olmuş her şeyden önce. Televizyonlarda klipleri dönmeye başlamış. Bir ünlünün desteğini de almış arkasına kimse laf edemiyor. Sağlam adımlarla ilerliyor. Allah daha çok versin gözüm yok da. Bir insan nasıl bu kadar değişebiliyor? Nasıl bir anda Dünya sadece onun etrafında dönmeye başlıyor? Nasıl beni bile tanımayacak hale gelebiliyor hayret. Resmen görünüşü bile değişiyor, adeta içinin karanlığı yansıyor o güzelim suratına.
Nasıl daha dün bir bestem var diye çekine çekine elinde gitarıyla parası olmadığı için yürüye yürüye gelen bir çocuk hemen adam kategorisine geçebiliyor?
Ona fırsat verip adının duyulmasını biz sağladığımız halde, karşılık da beklemeden üstelik sadece çok yetenekli olduğuna inandığımız için destek olup adeta zorla, itiştire itiştire, başaracaksın diye diye yanında dimdik durup da şimdi bizi tanımaması, Ayça’nın programına gitmek istemiyorum demesi nasıl bir ruh halinin ürünü?
Nasıl bir ben oldum duruşu? Ne çabuk? Ego ne ara ele geçiriverdi bu mütevazı garibi? Ne acı… Yanımda dursun da televizyonda görünsün diye zamanında yapımcımızın basın toplantılarında yanıma itelediği saf kız ne çabuk sanatçı oluverdi? Ne ara beni geçti? Ben ne yaptım ki beni beğenmiyor? Burun kıvırıyor.
Herkes türlü türlü iş yapıp zirvedeyim diye dolaşırken, ben ayaklarımı yere sapasağlam basıyorum. Geçmişimde utanılacak hiçbir şey yapmamış olmanın, sadece işimi yaparak, geçim sıkıntısı çekerek dahi olsa kimseye taviz vermeden, kimseyle anılmadan, kimsenin sevgilisi olmadan, kimsenin parasını yemeden, kimseyi evlilik tuzağına düşürmeden, kimseyi aşağılamadan, kimseye ayırım yapmadan, kimseyi arkama almadan yolumda yürüyorum.
Mutluyum gururluyum.
Ey ego! Beni ele geçiremeyeceksin. Ne kadar pespembe görünürsen görün, bana hep katran karası bir fabrika bacası gibi görüneceksin. Üstünü boyasan da parlak renginle, tutmayacak bilesin. O rengin altı hep zifir kusacak.
O pembeye kananlar, uzun vadede eminim hep mutsuz olacak...
Ayça Tekindor
http://www.kadinmedya.com




