Masal
Daracık sokaklardan yürüyorum. Öyle dar ki, iki kolumu açınca her iki taraftaki duvara da değiyor ellerim. Ellerimin değdiği duvarlarda tarih yatıyor. Tüylerim diken diken. Etkileniyorum. Bir daha hiç dönmemecesine kalmak istiyorum duvarlara tutuna tutuna. Bu duvarların arkasındaki evlerde neler oluyor bilmiyorum ama sanki her birinde ayrı bir masal yazılıyor günbegün. Kafamı yukarı kaldırıyorum, sarı bir gökyüzü karşılıyor gözlerimi. Kum taneleri uçuşuyor ama yerler kırmızı sanki. Yürüyor, yürüyorum. Çok sıcak. Nefes alamıyorum neredeyse. Alnımdan ateş çıkıyor adeta. Durmayacağım, yürüyeceğim. Ne kadar duvar varsa hepsine değeceğim. Her duvarın arkasındaki masalı duymaya çalışacak kulaklarım. Hiç duyamasam da, hiç göremesem de, hayal edeceğim yaşananları.
Asırlardır bu sıcak, dar sokaklarda kimler yürüdü benim gibi? Ne hayalleri vardı ki? Acaba mutlu muydular, yoksa kaçmak mı istiyorlardı oradan? Başka bir yer miydi rüyalarındaki? Daha serin bir iklimin hayali miydi onları yaşatan? Ya da çok mu mutlulardı aileleriyle. Daha önce tam da onların bulundukları yerde kimler yaşamış, kimler ölmüştü. Ne aşklar yaşanmıştı, hangileri yasaktı? Küçük dükkanların önünde mi randevulaşmışlardı sevdikleriyle? Yakalanma korkusu hep var mıydı? Terledikleri için utanmışlar mıydı ilk buluşmalarda? Mor muydu yazmaları? Ne giymişlerdi, ne yemişlerdi? Evleri kaleleri miydi onların da? Şimdi yemek yedikleri yerde daha önce kimler kalmıştı? Eski konak çünkü kimbilir kimindi? Şimdi bir sahibi varmış kıskandım. Pansiyon olarak da kullanılıyor dediler, bir gece orada kalmak için söz verdim kendime. Elbet kalacağım bir dahaki gidişimde. Enerjisi yüksek bir yerdeyim. Gözlerimden yaş fışkıracak gibi, rezil olmamak için zor tutuyorum kendimi. Boğazımda serbest kalamamış gözyaşlarının isyanı. Beynimde ve kalbimde dualarla ilerliyorum yemyeşil hayat kurtaran ağaçların gölgesinde. Balıklara yem atıyorum, dolaşıp birbirlerinin üstünden, kapabilmek için yemleri neredeyse suyun üstünde duruyorlar. Onlara bakmaya doyamıyorum, onlar da kolay kolay doymuyorlar. Hiç bitmesin istiyorum o büyülü an. Tek tek tanışmak istiyorum hepsiyle. Zira efsaneler var onlarla ilgili. Aslında birer asker onlar yaralı olanların alınlarında leke var. Aslında odun onlar, yaşadıkları su da ateş. Kutsal bir yer orası adımlarım onların sessizliğine eş. Tek bir tıkırtı bile çıkarmamak için çaba sarfediyor sanki herkes. Belki de sesimiz duyulmuyor orada. Emiyor gürültüleri orada bir çarpan kalplerin sesi. Vücudumuza hapsediyor ilahi bir güç normalde çıkardığımız lüzumsuz gürültüleri. İnsanlara bakmaya doyamıyorum sıcacık yüzleri. Sanki hepsini tanıyorum, hepsini seviyorum çünkü. Hepsinin hayatını biliyor gibiyim şaşıyorum. Bir anda nereden çıktığını anlayamadığımız bir kişi anlatmaya başlıyor hikayeyi. Her zamanki gibi. Daha, nasıl görmedim, diye düşünürken, bir kere teklemeden yarısına ulaşılıyor masalların. Gözümüzde canlandırmaya çalışırken dünya duruyor. Saniyeler artık yok. Zaman durdu. Hiç bitmeyecek gibi. O sesin içinde kayboluyorum. Kelimeler kafamda dönüp duruyor, bir yandan ne olur bitmesin diyorum içimden. Ruhumuz ayrılıyor da arkasından bakıyoruz gibi. Bedenimiz fazla o anda. Ama hafifiz yine de. Ağırlık yok üstümüzde. Her an uçabiliriz hissi hafifletiyor üstümüzdeki elbiseleri. Ayakkabılarımız yok da yerlere basıyoruz sanki, yerler ıslak, tertemiz yıkanmış ama kurumak için yarışıyor taşlar. İçimde hep her taşa ayrı ayrı dokunma isteği. Dümdüz bir şehir, yokuşu falan yok, uçsuz bucaksız ve sapsarı. Kavruluyor sıcaktan evlerin damları. Bazılarında çamaşırlar asılı. Kimlerin olduğunu tasvir etmeye çalışıyorum aklımca. Sabah uyanır uyanmaz koşuyorum cama o damları görebilmek için. Acaba bugün nasıllar iyiler mi? Evet herşey yolunda. Yine sıcacık belli. Hatta o kadar sıcak ki puslu görünüyor şehrin güvercinleri.
Alkolsüz geçiyor sıra geceleri. Burası Peygamberler Şehri. Kutsal kabul ediliyor her bir karesi. Sırf bu bile heyecanlandırıyor yürekleri. Sıcacık karşılanıyor, sıcacık uğurlanıyorum aynı iklimi gibi. Zor ayrılıyorum, yine görüşeceğiz diyorum, inşallah diyorlar, resimler kalacak hatıra, belki ilk kez fotoğraf çektirmekten bu kadar zevk alıyorum. Daha önce de bulundum burada, belki aynı taşlara bastım ama bu kez farklı. Büyüdüm tabii. Orayı da hayatımdaki değişimlere ayak uydurur bir şekilde yenilenmiş görüyorum. Sadece binalar eski. Olması gerektiği gibi. Yeni binalar sırıtıyor sarı duvarların arasında. Minareler tüm ihtişamlarıyla dört bir yanından sarmış şehri. Sabah ezanı ne kadar erken okunuyor, hava ne çabuk aydınlanıyor. İşte doğunun gizemi. Bir ucundan bu güzel ülkenin, diğer ucuna gittim tam olarak. Çaprazlamasına hem de. En batıdan, en yukarıdan, en doğuya, en aşağıya. Bir kere daha Türk olduğum için gurur duydum. Bu toprakların sahibi olmaktan. Zamanında uyanık Fransız’ları hayallerinde bu şehri yaşatmak üzere kovaladığımızdan. O daracık sokaklarda tarihimizi yaşattığımızdan dolayı. Burası benim memleketim. Kimseye yar etmem. Doğduğum, büyüdüğüm yere döndüm içimde şimdiden çöl tozlarının özlemi. Sabahları serin artık. Şehir sarı değil, gri. O dar sokaklar uzaklarda kaldı. Burada hüküm süren, alışıldık, günlük yaşam endişeleri. Zamanla azalsa da, hep bir hüzün olacak artık sabah ezanlarında. Gün sayacağım dar sokaklara dönmek için, duvarlara yine dokunabilmek aşkıyla. Biliyorum, yine gideceğim Şanlıurfa'ya...
Ayça Tekindor
http://www.habersizdim.com/




